
“Altın Ustalarının Prensi.”
Gabriele D’Annunzio’nun 1936 yılında Mario Buccellati için kullandığı bu ifade, bir övgüden çok daha fazlasını anlatır. Bu söz, metalin yüzeyine kazınan bir estetik disiplinin, altını adeta tekstile dönüştüren bir teknik zekânın ve kuyumculuğu ticari bir faaliyet değil, kültürel bir miras olarak gören bir anlayışın tanımıdır. Buccellati’ye duyduğum hayranlık tam olarak burada başlıyor: bu maison’nun gücü, gösterişli taşlardan değil; altının üzerinde olağanüstü incelikte inşa edilen teknik bir dilden geliyor.


Milano’da Doğan Ustalık
Mario Buccellati 1891’de Ancona’da doğdu. Henüz çocuk yaşta babası tarafından terk edilmesinin ardından annesiyle birlikte 1903’te Milano’ya taşındı. On iki yaşında, dönemin saygın kuyumculuk firması Beltrami e Besnati’de çırak olarak çalışmaya başladı. Bu atölyede yalnızca teknik öğrenmedi; metalle kurulan ilişkinin disiplinini ve sabrını benimsedi.



Birinci Dünya Savaşı’nın ardından 1918’de Milano’ya döndüğünde, yıllardır çalıştığı firmanın satıldığını öğrendi. Bu gelişme onu geri çekilmek yerine daha kararlı kıldı. 1919’da şirketi devralarak kendi adıyla yeniden yapılandırdı ve Milano’nun merkezinde, Largo Santa Margherita’da ilk mağazasını açtı. Böylece Mario Buccellati adı, İtalyan kuyumculuğunda yeni bir dönemin başlangıcı oldu.



Kısa sürede Milano sosyetesinin dikkatini çeken tasarımlar üretmeye başladı. Taçlar, kolyeler, kokteyl yüzükleri ve akşam çantaları tasarlıyor; her bir parçanın yüzeyini gravürle işleyerek altını adeta tekstil gibi ele alıyordu. 1921’de Madrid’de, palazzo di casa Errayz y Comp’ta düzenlenen sergiye davet edilmesi, kariyerinde önemli bir dönüm noktasıydı.



Madrid’de gerçekleşen o sergide yaşanan bir an, onun mesleğine bakışını açık biçimde ortaya koyar. Bir müşteri indirim talep ettiğinde, Mario değerli bir kompaktını pencereden aşağı fırlatarak “Ben bir tüccar değilim, ben bir kuyumcuyum” sözleriyle karşılık verdi. Bu tavır, ticari kaygıdan ziyade zanaatkârlık onurunu öncelediğini gösteriyordu. Sergi büyük ilgi gördü; o gün tüm mücevherlerini sattı ve İspanyol aristokrasisinin dikkatini çekti.



Bu ilgi kısa sürede somut siparişlere dönüştü. İspanya Kraliçesi Maria Cristina için kolyeler, taçlar ve değerli objeler tasarladı. Avrupa kraliyet çevreleriyle kurduğu ilişki giderek güçlendi; Vatikan da ona başvurdu. Papa Pius XIII, Kraliçe II. Elizabeth’in kız kardeşi Prenses Margaret için bir Madonna ikonası sipariş etti. 1925’te Roma Via Condotti’de ikinci butik açıldı; ardından Floransa Via Tornabuoni’de üçüncü mağaza geldi. Şair Gabriele D’Annunzio’nun 1936’da ona “Altın Ustalarının Prensi” (Principe degli Orafi) demesi, bu yükselişin kültürel bir teyidi niteliğindeydi.



Altın Üzerindeki Disiplin: Rönesans’tan Gravüre
Mario Buccellati için altın, üzerine taş yerleştirilen bir zemin değil; başlı başına işlenmesi gereken bir yüzeydi. Onun tasarım anlayışının merkezinde, zamanla markanın mottosu haline gelen bir yaklaşım yer alır: “Untouched gold” — yani gravürle karakter kazandırılmamış, işlenmemiş tek bir yüzey bırakmamak. Bu anlayış, altını parlak bir metal olmaktan çıkarıp dokulu, nefes alan bir malzemeye dönüştürür.

Rönesans sanatına duyduğu hayranlık, özellikle tekstil üzerinden şekillendi. Damask kumaşlar, Venedik dantelleri, tül ve keten dokular; metal yüzeylerde yeniden yorumlanması gereken estetik referanslardı. Mario’nun amacı, altına kumaş hafifliği kazandırmaktı. Gravürü yalnızca süsleme olarak değil, ışığın yüzey üzerindeki dağılımını kontrol eden bir ifade aracı olarak kullandı. İnce çizgilerin yönü, aralığı ve derinliği, metalin ışığı nasıl kıracağını belirliyordu.
Rigato, Buccellati’nin en tanınan gravür tekniklerinden biridir. Yüzeye paralel, mikron düzeyinde hassas çizgiler kazınır. Bu çizgiler homojen bir ipeksi parlaklık yaratır; yüzey, düz bir altın plaka olmaktan çıkar ve tekstil hissi kazanır. Bu tekniğin daha yoğun varyasyonu olan millerighe, çok daha sık çizgilerle çalışılır ve ışığın yüzey üzerinde titreşmesini sağlar.

Telato tekniğinde çapraz gravür uygulanır; metal yüzey adeta dokuma kumaş gibi görünür.


Segrinato ise farklı yönlerde, düzensiz fakat kontrollü mikro gravürlerle kadifemsi bir matlık oluşturur.


Ornato doğadan ilham alan bezeme anlayışını temsil eder; yaprak damarları, çiçek kıvrımları ve organik hatlar yüzeyde detaylı biçimde işlenir.

Modellato, üç boyutlu kabartma etkisi yaratmak için metalin hacimsel olarak şekillendirilmesi ve ardından gravürle derinlik kazandırılması esasına dayanır.
Traforato tekniği, metalin delikli açık işçilikle oyulmasıdır. Bu yöntem, Rönesans dantellerini ve bal peteği formlarını çağrıştırır. Taşlar bezeller içinde yerleştirilir; altın ve gümüşün birlikte kullanımı kontrast yaratır. Tulle ya da bal peteği deseni ise altının ileri geri örülerek mikro ölçekte açık bir ağ yapısı oluşturmasıyla elde edilir. Son derece zahmetli olan bu teknik, özellikle Gianmaria döneminde gelişmiş ve markanın imza desenlerinden biri haline gelmiştir.


Mario’nun taş kullanımındaki yaklaşımı da aynı disiplinle şekillendi. Büyük ve gösterişli taşlar yerine karakterli yüzeylere sahip taşları tercih etti. Kabochon kesimler, oyma zümrütler, yakutlar ve rose-cut pırlantalar, gravürlü altın yüzeyle dengeli bir ilişki kurar. Eski ya da çatlak taşları ters çevirerek kullanması, kusuru estetik avantaja dönüştürme anlayışının örneğidir.
Savaş yıllarında altın ve gümüş kıtlığı yaşandığında üretimi durdurmadı. Bakırı, altın tonlu alaşımla kaplayarak “Dutch Gold” ile çalıştı. Bu yöntem, hem görsel bütünlüğü korumasını hem de üretim devamlılığını sağladı. Malzeme kısıtlaması onun için tasarımsal bir engel değil, teknik bir problem çözme alanıydı.


Bu teknik disiplin yalnızca mücevherle sınırlı kalmadı. Buccellati’nin gümüş objeleri de aynı gravür yaklaşımını taşır. Çiçek yapraklarının kırılganlığı, nautilus kabuğunun spiral geometrisi, orman ve deniz canlılarının anatomisi; gümüş yüzey üzerinde mikro gravür ve kabartma teknikleriyle işlenir. Art de la Table koleksiyonlarında yer alan merkez süsleri, kaseler ve dekoratif objeler, mücevherdeki tekstürel zenginliğin üç boyutlu yansımalarıdır. Gümüş, burada ikincil bir malzeme değil; altınla aynı teknik ciddiyetle ele alınan bir ifade alanıdır.



Bu yaklaşım, Buccellati’nin tasarımını dönemsel trendlerden bağımsız kılar. Yüzeydeki gravür, ışığın kontrollü dağılımı ve metalin kumaş benzeri hissi; markanın teknik kimliğini oluşturur. Altın, işlenmiş bir yüzey olarak var olur; taş ise bu yüzeyin üzerinde dengeli bir vurgu görevi üstlenir.
Küresel Kimliğin İnşası
II. Dünya Savaşı sonrasında Buccellati’nin zanaat temelli estetiği İtalya sınırlarını aşmaya başladı. 1951’de Mario, New York’un 51. Cadde’sinde ilk Amerikan butiğini açarak markanın uluslararası macerasını resmen başlattı. Ardından 1954’te Fifth Avenue’daki bayii ve 1958’de Palm Beach’in Worth Avenue’sindeki sezonluk salon ile marka, New York sosyetesinden Palm Beach çevrelerine uzanan bir müşteri kitlesi oluşturdu. Milano’daki atölyede şekillenen gravürlü yüzey estetiği artık Atlantik’in ötesinde karşılık buluyordu.

Mario’nun dört oğlu da aile işine katılmıştı ve vefatının ardından yönetimi birlikte sürdürdüler. Luca ve Gianmaria Amerika operasyonuna odaklanırken, Lorenzo ve Federico Milano’daki üretim atölyelerini ve İtalya’daki mağazaları yönetti. Böylece markanın teknik merkezi İtalya’da kalırken, ticari genişleme Amerika üzerinden ilerledi.
1970’lere gelindiğinde aile içinde stratejik yönelimler ayrışmaya başladı. Gianmaria, kendi adıyla yeni bir yapı kurarak Hong Kong’da butik açtı; ardından Tokyo, Osaka ve Nagoya’da salonlar geldi. Paris’te Place Vendôme’daki adres ise markayı Avrupa’nın en prestijli mücevher aksına taşıdı. Bu dönemle birlikte Mario Buccellati ve Gianmaria Buccellati isimleri iki ayrı yapı olarak varlığını sürdürdü; ancak her iki tarafta da gravür tekniği, yüzey disiplini ve taş kullanımındaki ölçülülük değişmedi.

2011 yılında iki marka yeniden tek çatı altında birleşti. Buccellati adı altında sağlanan bu bütünlük, hem arşivin hem de üretim geleneğinin yeniden merkezileşmesini sağladı. 2019’da Richemont Group bünyesine katılması ise markanın dağıtım ve finansal gücünü artırdı; buna karşın üretim anlayışı atölye temelli kalmaya devam etti. Gravür ustalığı ve metal yüzey işçiliği, markanın hâlâ en belirleyici unsuru olarak korunuyor.
